Yaşasın 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, Yaşasın Sosyalizm!
8 Mart, emekçi kadınların sömürüye, gericiliğe ve eşitsizliğe karşı yürüttüğü mücadelenin simgesidir. Bugün dünyada kadınlar, emperyalizmin savaş politikalarının, sermaye düzeninin sömürüsünün ve gerici iktidarların saldırılarının ortak hedefi haline getirilmektedir. Savaşlar, ekonomik kuşatmalar ve krizler halkların yaşamını yıkıma sürüklerken, bunun en ağır sonuçları yine emekçi sınıfların ve kadınların omuzlarına yüklenmektedir. Bu bağlamda, 8 Mart’ın ortaya çıkışı bir tesadüf değildir.
İşçi kadınların ağır çalışma koşullarına, düşük ücretlere ve eşitsizliğe, emperyalist barbarlık altında zorlaşan yaşam koşullarına karşı yürüttüğü mücadeleler, sosyalist kadınların öncülüğünde uluslararası bir nitelik kazanmış; bütün dünyada emekçi kadınların uluslararası mücadele günü fikri kabul edilmiştir.
8 Mart’ın tarihsel mirası açıktır: Bu gün, kadınların kurtuluş mücadelesini emek mücadelesiyle ele alan, emperyalist barbarlığa, sömürüye, gericiliğe pabuç bırakmayan bir geleneğin ürünüdür.
Bugün dünyaya, özellikle bölgemize ve ülkemize baktığımızda bu mirasın neden hâlâ güncel olduğunu görmek zor değildir. Emperyalizm dünyanın her yerinde yıkımı büyütmektedir. ABD başta olmak üzere emperyalizmin saldırgan politikaları yalnızca askeri müdahalelerle değil, ekonomik kuşatma ve yaptırımlarla da halkları hedef almaktadır. Besledikleri cihatçı çeteler ve gerici iktidarlar ise en başta kadın düşmanlığı ile bilinmektedir.
Emperyalizm yalnızca ülkelerin egemenlik haklarını değil; emekçilerin, kadınların ve çocukların hayatını tehdit etmektedir. Suriye’de ve Afganistan’da iş başına gelen cihatçı hükümetler, İran’a dönük saldırılar ile bölgesel savaş politikaları dünyada karanlığı daha da büyütürken; Küba’ya yönelik on yıllardır süren ambargo, Venezuela’nın egemenlik haklarına dönük müdahaleler halklar için yaratılmak istenen yıkımın somut örnekleridir.
Savaşlar, ekonomik krizler ve yoksulluk en ağır sonuçlarını emekçi sınıflar, kadınlar ve çocuklar üzerinde göstermektedir. Bu nedenle kadınların mücadelesinin başarıya ulaşabilmesi için gericiliğe ve onu her gün yeniden üreten sermaye düzenine karşı mücadele yükseltilmelidir.
Dünyada yaşanan bu gelişmeler Türkiye’deki tabloyla da doğrudan bağlantılıdır. AKP iktidarı uzun yıllardır kadınların kazanılmış haklarını hedef alan politikalar yürütmektedir. İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi, 6284 sayılı yasanın tartışmaya açılması ve Medeni Kanun’un kazanımlarını aşındırmaya yönelik girişimler bu saldırıların açık göstergeleridir. Kadınların yalnızca kazanılmış hakları değil, doğrudan yaşam hakları yeni yargı düzenlemeleriyle hedef tahtasındadır.
2025 yılında 569 kadın öldürülmüş, 287 kadının ölümü ise kayıtlara “şüpheli” olarak geçmiştir. Kadın cinayetlerinin her geçen gün arttığı ülkemizde, kadınları koruyan yasaların uygulanmadığını, faillere iyi hal indirimleri, pişmanlık indirimleri hatta tahrik indirimleri uygulandığını; kısacası katillerin açıkça korunduğunu çok iyi biliyoruz.
Bugün iktidarın aile ve nüfus politikaları, kadınların özgürlüğünü değil, sermayenin ihtiyaçlarını gözetmektedir. “Aileyi güçlendirme” söylemiyle sunulan bu politikalar; kadınları toplumsal yaşamdan geri çekmeyi, ucuz ve güvencesiz emek rezervi olarak tutmayı ve kadın emeğini aile içinde daha fazla görünmez hale getirmeyi amaçlamaktadır.
Ülkemizde emekçi kadınlar iki kat sömürüye maruz kalıyor. Esnek ve güvencesiz çalışma, kadın emeğine saldırının en temel göstergesidir. Yarı zamanlı ve güvencesiz çalışma şekilleri; zaten emeği yok sayılan kadınları yalnızca ev içi yaşama, ev içi görünmez emeğe mahkûm bırakıyor. TÜİK verilerine göre kadınlarda ev işleriyle meşguliyetin iş gücüne dâhil olmama nedenleri arasındaki payı %42,9 olarak açıklanmıştı. Bu veriler kadınların ‘anne-eş’ kategorisinde değerlendirilmesine; dolayısıyla da kadının rolünün ev yaşamı içinde sınırlandırılmasına neden oluyor.
Kadınların özgürlüğü aile merkezli gerici politikalarla değil; eşit yurttaşlık, laiklik ve toplumsal eşitlik temelinde kurulabilir. Bu nedenle kadınların mücadelesi bir haklar mücadelesi olmanın ötesinde, gericiliğe ve sermaye düzenine karşı verilen bir mücadeledir.
Tam da bu nedenle Türkiye’de kadın mücadelesi ile işçi sınıfının bağımsız siyasal hattının birleşmesi büyük önem taşımaktadır. Kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesi, emekçilerin sömürüye karşı mücadelesinden ayrı düşünülemez. Aynı şekilde kadınların toplumsal eşitlik taleplerini içermeyen gerçek bir toplumsal dönüşüm de yaratılamaz.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, kadınların mücadelesini düzen siyasetinin dar sınırlarına hapsetmek değil; onu emekçilerin eşitlik, bağımsızlık ve laiklik mücadelesiyle buluşturan bağımsız bir siyasal hattı güçlendirmektir.
8 Mart’ın tarihsel mirası bize bunu hatırlatmaktadır. Bu miras, kadınların haklarının mücadeleyle kazanıldığını ve ancak mücadeleyle korunabileceğini göstermektedir.
Bugün görevimiz bu birikimi büyütmek ve kadınların özgürlük mücadelesini emekçi sınıfların kurtuluş mücadelesiyle birlikte ileri taşımaktır.
Gericiliğe, sömürüye ve emperyalist barbarlığa karşı;
kadınların eşit ve özgür olduğu bir ülke ve dünya için;
insanca bir yaşam için mücadele eden tüm kadınların 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü kutluyoruz.
Yaşasın 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü!
Yaşasın Sosyalizm!
Birleşik Komünist Parti Merkez Komitesi
08.03.2026
