Birleşik Komünist Parti’nin düzenlediği “Devrim ve Sosyalizm Konferansı” 25 Ocak tarihinde İstanbul’da gerçekleştirildi. Konferansta aynı zamanda 105 yıl önce katledilen TKP’nin önder kadroları Mustafa Suphi ve 15’lerin mücadelesi de konuşuldu ve 15’ler anıldı.
Devrim ve sosyalizm mücadelesinde hayatını kaybedenler adına gerçekleştirilen saygı duruşunun ardından yapılan açılış konuşmasında şu ifadeler yer aldı:

“Değerli dostlar, Sevgili yoldaşlar,
Bugün burada, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katledilişlerinin 105. yıl dönümünde, Devrim ve Sosyalizm Konferansı’nda bir aradayız. Bu buluşma, yalnızca bir anma değil; Türkiye’de işçi sınıfının siyasal varlığına yönelmiş tarihsel saldırıların bilincini yeniden kurma ve sosyalizmin güncel bir mücadele başlığı olduğunu hatırlatma iradesidir.
…
Aradan geçen yüzyıla rağmen, TKP’nin kuruluş koşulları ile günümüz arasında tarihsel benzerlikler bulunmaktadır. Bu benzerlikler, devrimin güncelliğini ve bağımsız bir sosyalist mücadele hattına duyulan ihtiyacı bir kez daha ortaya koymaktadır.
…
Sosyalizm, bu koşullar altında bir “alternatif” değil; işçi sınıfı, kadınlar, gençler, çocuklar ve geleceği gasp edilen tüm emekçiler için zorunlu bir mücadele hattıdır. Bu nedenle Mustafa Suphi ve yoldaşlarını anmak, geçmişe dönük bir saygı duruşunun ötesinde, bugünün mücadele hattını yeniden kurmak anlamına gelmektedir. Onların mirası, bugünün emekçilerine düşen tarihsel görevlerin pusulasıdır.”
Açılış konuşmasının ardından BKP Merkez Komite Üyeleri Evrim Saldıran, Deniz Çelik, Gülin Kara, Ali Öztutan ve BKP Öğrenci Bürosu Üyesi Melis Özpiriççi konuşmalarını gerçekleştirdi. Konuşmalardan bazı bölümler sırasıyla şu şekilde:
BKP Merkez Komite Üyesi Evrim Saldıran: 2026 yılının Ocak ayında düştüğümüz bu notun, işçi sınıfının, halkların, kadınlar ve gençliğin mücadele pratiğine dönüşmesi ve sınıf mücadelesinde, iktidar kavgasında somutlanması gerektiğini biliyoruz.

“Sevgili dostlar,
Birleşik Komünist Parti 2024 Eylül ayında Atılım Kongresi’nin kararıyla kurulmuş, kuruluşun omurgasına ise Türkiye devriminin, Türkiye’de sosyalist iktidar mücadelesinin ihtiyaçlarını çakmıştır. Bugün, 105 yıl öncesinde Türkiye burjuvazisi tarafından katledilen Mustafa Suphi ve 15’lerin iddialarını, misyonunu ve bayrağını taşımaktadır.
Devrim ve Sosyalizm Konferansı, bu mirasın günümüzdeki anlamını açığa çıkartmak, sosyalist Türkiye mücadelesinin gerekliliklerini ve yolunu bir kere daha ifade etmek anlamı taşımaktadır. Bu, niceliksel bir çıkış, bir güç gösterisi değildir. Birleşik Komünist Parti, bugün tarihe not düşmektedir, tarihimizden aldığımız güç ve işçi sınıfımıza, gençliğe, kadınlara olan güvenimizle birlikte yarına yürümenin heyecanını taşımaktadır.
Bugün Türkiye’de komünistlerin tarihe düşeceği not, düzenin ideolojik ve siyasal manipülasyonunun karşısında bilimsel olanı, gerçek olanı, yapılması gerekeni hatırlatmaktan ibaret değil bizim açımızdan. 2026 yılının Ocak ayında düştüğümüz bu notun, işçi sınıfının, halkların, kadınlar ve gençliğin mücadele pratiğine dönüşmesi ve sınıf mücadelesinde, iktidar kavgasında somutlanması gerektiğini biliyoruz. Bu iddiadan geriye düşmeyeceğiz, sermaye düzenine, ondan beslenen düzen içi projelere, mücadele diye sunulan aktivizme, güncelliğe sıkışan ve emekçileri çözümsüz bırakan siyaset biçimine ve ufkuna olur vermeyeceğiz!
Bu makus talihe müdahale edilmesi gerekmektedir.
Tarihin işçi sınıfının ellerinde yeniden yoğurulması gerekmektedir.
…
Emperyalizm, yeni bir saldırganlık evresine geçmiş durumda. Ortadoğu’dan Latin Amerika’ya, Kafkasya’dan Akdeniz’e, Afrika’dan Asya’ya uzanan yeni bir saldırganlık döneminden geçiyoruz. Bölgesel savaşlar, NATO’nun yayılma stratejisi, enerji ve enerji nakil hatları üzerinde kurulmaya çalışılan tahakküm, pazar arayışı ve yeni sömürge arayışları bu evrenin özelliklerini oluşturuyor.
Emperyalizm yeni bir manipülasyon evresine geçmiş durumda. “Demokrasi ihraç ediyor”, “mazlum halkların sesi oluyor”, “dünyayı uyuşturucudan, terörizmden, nükleer savaş tehdidinden koruyor”.
İnsanlık ise bu saldırganlık ve utanmazlıkla ilk defa karşılaşmıyor. Dünya, emperyalist paylaşım savaşlarına, milyonlarca insanın ölümüne, kitlesel imha silahlarının kullanılmasına, saldırı ve işgallere, yoksullaşma ve geleceksizliğe, işçi sınıfının kazanım ve değerlerine karşı yürütülen saldırganlıkla birçok kez karşılaştı. İnsanlık, tüm bu saldırganlığın karşısında eşitlik ve özgürlük arayışını hiç terk etmedi, insana yaraşır bir düzen mücadelesinden vazgeçmedi.
…
Kapitalist-emperyalist sistem, tarihsel gelişiminin mevcut evresinde yapısal bir kriz dinamiğiyle ilerlemektedir. Bu kriz, yalnızca iktisadi göstergelerde ortaya çıkan daralmalarla değil; aynı zamanda siyasal istikrarsızlıklar, bölgesel savaşlar, otoriter rejimlerin güçlenmesi ve toplumsal yıkım biçimleriyle kendisini dışa vurmaktır. Emperyalizmin saldırganlığı bu bağlamda tesadüfi ya da dönemsel tercihler değil, sistemin iç çelişkilerinin zorunlu sonuçlarıdır.
Ortadoğu, bu zorunluluğun en yoğun ve en yıkıcı biçimde somutlandığı coğrafyalardan biridir. Bölgenin enerji kaynakları, jeostratejik konumu ve tarihsel-toplumsal yapısı, emperyalist sistem açısından Ortadoğu’yu sürekli bir müdahale alanı hâline getirmiştir.
Bugün tanık olduğumuz savaşlar, işgaller ve rejim değişiklikleri, kapitalist-emperyalist sistemin krizini aşma ve yeniden üretme çabasının bir parçası olarak değerlendirilmelidir.
Marksizm açısından emperyalizm, kapitalizmin rastlantısal bir politikası değil; onun tarihsel olarak ulaştığı ileri bir aşamadır. Lenin’in klasik tanımıyla emperyalizm; sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi, finans kapitalin egemenliği, sermaye ihracının meta ihracına üstün gelmesi, uluslararası tekellerin oluşması ve dünyanın büyük güçler arasında paylaşılması, bu paylaşımın kriz-savaş olgularıyla birlikte ilerlemesidir.
Bu aşamada kapitalist üretim ilişkileri, ulusal sınırları aşarak dünya ölçeğinde bir tahakküm sistemi üretir. Emperyalist devletler, yalnızca ekonomik araçlarla değil; askeri, siyasi, ideolojik ve kültürel mekanizmalarla da bu tahakkümü sürdürür. Savaşlar ve krizler bu bütünsel mekanizmaya içkindir. Dolayısıyla emperyalist savaşlar, yanlış politik tercihler ya da bireysel liderlik hatalarıyla açıklanamaz; doğrudan kapitalist üretim tarzının çelişkilerinden kaynaklanır.
…
Sovyetler Birliği’nin varlığı, emperyalist sistem açısından yalnızca askeri ya da jeopolitik bir denge unsuru değil; aynı zamanda ideolojik ve sınıfsal bir sınırdı. İki kutuplu dünya düzeni, emperyalist yayılmanın önünde nesnel bir engel oluşturuyordu. Bu nedenle emperyalizm, soğuk savaş boyunca anti-komünizm ekseninde konumlanmış; faşizan rejimleri, dinci-gerici hareketleri ve askeri darbeleri sistematik biçimde desteklemiştir.
Burada emperyalizmin Sovyetler Birliği karşısındaki pozisyonunun bir çıkar çatışmasından öte, sınıfsal bir karşıtlığa tekabül ettiği ifade edilmek durumunda. Sovyetler Birliği’nin kazanımları, emperyalist-kapitalist sistemi sıkıştıran bir düzlemi de açmış, kabaca ifade edilirse emperyalist-kapitalist sistem Sovyetler Birliği’nin etkisi karşısında halklara tavizler vermek zorunda kalmış, dünyada işçi sınıfı hareketi, bağımsızlıkçı ulusal hareketler, gençlik ve kadın hareketleri güçlenmiş, ivme kazanmıştır.
İki kutupluluk ekseni, ulusal kurtuluş mücadelelerine zemin oluşturmuş, Ortadoğu’da emperyalizme karşı bağımsızlıkçı ülkeler bu denklemde varlıklarını sürdürebilmiş ve alan bulmuştur.
1923 Türkiye Burjuva Devrimi iki kutuplu dünyaya doğmuş, bu denklemin etkisiyle ve Bolşeviklerin desteğiyle Türkiye’de Cumhuriyet’in temelleri atılmıştır. Şüphesiz, bu evrede emperyalist saldırganlığın tamamen ortadan kalktığını söylemiyoruz fakat, Sovyetler Birliği’nin varlığının, siyasi, askeri, ideolojik ve ekonomik anlamda attığı adımların yarattığı etki Ortadoğu ve Türkiye için önemli bir hareket alanı oluşturmaktaydı.
Sovyetler Birliği’nin çözülüşüyle birlikte bu sınır ortadan kalkmıştır. Emperyalist sistem tarihsel ölçekte benzersiz bir saldırganlık evresine girmiştir. NATO’nun genişlemesi, askeri üs ağlarının yayılması ve Ortadoğu’nun “yeniden dizaynı” bu dönemin temel başlıklarıdır.
“Küreselleşme” ideolojisi eşliğinde yürütülen bu süreç, sermayenin dünya ölçeğinde engelsiz dolaşımını hedeflemiş; ulus-devletlerin siyasal ve ekonomik egemenlikleri hedef alınmıştır.
Ortadoğu, bu yayılmanın merkezî alanlarından biri olmuştur. Bölgenin tek kutuplu dünya düzenine entegrasyonu, işgaller, ambargolar ve rejim değişiklikleri yoluyla hayata geçirilmiştir. “Demokrasi”, “insan hakları” ve “hukukun üstünlüğü” söylemleri, emperyalist müdahalelerin ideolojik meşrulaştırma araçları olarak kullanılmıştır.
İki kutuplu dünyada kendine alan bulan Ortadoğu, Sovyetler Birliği’nin çözülmesi birlikte tek kutupluluğa entegrasyonun ana noktalarından biri olmuştur. Emperyalizmin bugüne dek uzanan saldırganlığı başlamış, ambargolar, işgaller, siyasi cinayetler ve zor gücü kullanılarak Ortadoğu “yeni dünya düzenine” entegre edilmeye çalışılmıştır.
İki kutuplu dünyanın sona ermesinin Türkiye’deki yansıması ise Cumhuriyet’in tasfiyesi olarak kodlanan İkinci Cumhuriyet rejimine geçiştir. İki kutupluluğa doğan Türkiye Burjuva Devrimi, bu dönemin sona ermesiyle birlikte bugüne uzanan rejimsel dönüşümü yaşamış, Türkiye, AKP iktidarı ile birlikte tek kutupluluğa entegre edilmiştir. Dolayısıyla AKP ile birlikte açılan süreç, bir anomali değil, kapitalist üretim biçiminin mantıksal sonucudur.
…
Emperyalizmi; sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi, finans kapitalin egemenliği, sermaye ihracının meta ihracına üstün gelmesi, uluslararası tekellerin oluşması ve dünyanın büyük güçler arasında paylaşılması, bu paylaşımın kriz-savaş olgularıyla birlikte ilerlemesi olarak değerlendirdiğimizde iki dönem arasındaki değişimin özünde sınıf mücadelelerine içkin olduğunu görülmektedir. Dolayısıyla, yaşanan bu köklü dönüşümlerin komplocu teorilerle değil, sınıf mücadelelerinin ışığında ele alınması, içinde bulunduğumuz süreci açıklamak açısından da önem taşımaktadır.
Bugün ise tek kutupluluğun yarattığı yeni ve karmaşık bir düzlemden geçmekteyiz. Emperyalist-kapitalist sistemin hiyerarşisine, işleyişine ve iç dinamiklerine büyüteç tuttuğumuzda yapının, sınıfsal karşıtlığa oturmayan, pazar alanı, rekabet, enerji ve enerji nakil hatları üzerinde süren paylaşım sıkışması vb. noktalarından oluşan bir çok kutupluluğa evrildiğini görmekteyiz.
Günümüzde emperyalist sistemin iç dengeleri değişse de, yeni güçler ve dengeleyici unsurlar açığa çıksa da Marksistler açısından belirleyici olanın güçlerin sayısı değil, sınıfsal karakterleri olduğu not edilmek durumundadır.
Bu dönemin çelişkileri ve kriz dinamikleri ise bölgesel savaşları, gerilimleri, ticaret savaşlarını, enerji ve enerji kaynakları üzerindeki tahakküm savaşını beraberinde getirmektedir. Bu dönem, Ortadoğu, Kafkasya, Latin Amerika, Asya’da özellikle gerilim noktalarını pekiştirmiş ve farklı biçimlerde vücut bulsa da kutuplar arasındaki çatışma, içinden geçtiğimiz koşulları şekillendirmiştir.
Bugün devrim ve sosyalizm mücadelesinin içinde bulunduğu evre emperyalist saldırganlık ve çok kutupluluk aşaması olduğu için, bu olguların devrim ve sosyalizm mücadelesi ile ilişkisi, ideolojik, siyasal, örgütsel ve stratejik alanlarda değerlendirilmek durumundadır. Buradan, “yeni sol, yeni sosyalizm” arayışları, “çok kutupluluk dengelerini içeren anti-emperyalist cephe” tezleri, “yaşanılabilir bir kapitalizm” yaklaşımlarının türetilmeye çalışılması sosyalist hareket açısından ele alınması ve yanıt verilmesi gereken başlıklardır.
Sınıf mücadelelerinin ve emek-sermaye mücadelesinin yaşadığı dönüşümün ve emperyalist saldırganlık evresinin geldiği noktanın, iki kutupluluk zemininden farklı olduğu bugün reddedilecek noktada değil. Fakat, bu değişim öne sürülerek, Sovyetler Birliği’nin çözülmesinden yola çıkılarak, işçi sınıfının yaşadığı nicel ve nitel dönüşüm ifade edilerek emek-sermaye çelişkisinin ortadan kalktığı sonucuna varmak ise büyük bir aldatmacadan ibaret. Emek-sermaye çelişkisi ve sınıf mücadelesi olgusunun ve yasalarının devre dışı bırakıldığı bir okuma bugünün dünyasını açıklamaktan uzaklaşmak, bilimsel zeminden kopmak ve yine kapitalist-emperyalist sistemin çıkarına hizmet eden bir ideolojik, politik hatta savrulmak anlamına gelmektedir…”
BKP MK Üyesi Deniz Çelik: “Bugün geldiğimiz nokta, tüm bu yaklaşımların sonuçlarını ve tahribatlarını görmek için örnek olacak bir momenttir. Post- yapısalcı paradigma ve tartışmaların bugün yansıması Marksizm’in inkarına veya kendi deyimleriyle ‘Marksizm’in aşılmasına’ denk düşmektedir. “

“Geçtiğimiz yüzyıl dünya ve ülkemizde tarih, siyaset ve toplumlar değerlendirmelerinde kimi farklı yorumlara, paradigma değişimlerine sahne oldu. Bu paradigma değişimlerinin içeriğini- hattını oluşturan zemin genel anlamıyla ‘postmodern’ olarak tanımlanan birden fazla eğilimi ortaya koydu. Postmodern yaklaşımların tümünde, özünde sınıftan kaçış çabalarının barındığını önden söylemek gerekiyor. Tarihin sınıf mücadeleleriyle şekillenmediği veya sınıfın tarihte ve toplumların değişiminde bu kadar büyük bir rolünün olmadığı; hatta sınıfın ortadan kalktığı ve dolayısıyla Marksizm’in aslında aşıldığını iddia eden birbirinden biraz farklılaşan kimi tezler… İşçi sınıfı teorik olarak bir sınıf olmak dışında siyasi anlamını tamamen kaybetmiştir bu tezlere bakıldığında.
Kimisi kendini hâlâ sosyalist, Marksist olarak tanımlayanlar veya Marksizm’den koşar adım uzaklaşanlar da dahil olmak üzere, sınıfın inkârından sonra vakit kaybetmeden sınıfın yerini doldurdular: kimlik, etnisite, cinsiyet, cinsel yönelim, kültürel aidiyet… İşçi sınıfının ekonomik, politik çıkarları da bu üst yapısal başlıkların içinde eritilmeli, işçi sınıfının bir sınıf olarak kendini var etmesinin aksine kimliklere dayalı, kimi toplumsal dinamiklere dayalı mücadeleler içinde kendine yer bulması salık veriliyor. Böylece sınıfa karşı sınıf, yani sermayeye karşı işçi sınıfı yığınlarının bilinçli ve örgütlü hareketi toplumsal kurtuluşun, özgürlüğün ve eşitliğin kazanılması çoktan görmezden gelinmiş; yerine başka ittifaklar ve arayışlar bulunmuş.
Özellikle reel sosyalizmin çözülmesiyle ve 70’lerden itibaren Avrupa’da akademi çevrelerinde var olan düzlem ve okuma tam da burada şekillendi. 70’ler itibariyle Avrupa’da Komünist Partilerin sınıfla kurduğu ilişki de, sınıfın yerini kimliklerin aldığı; sınıfın devrimci özne olmasından ziyade, ittifakların ve reformizmin yerine konulduğu post modern, post yapısalcı tezlerin tezahürü olarak görüldü. Avro-komünizmin kapıları sosyalizmin yenilgi döneminde ardına kadar açıldı.
…
Sınıfı inkar edenler, sınıftan kaçanlar arasında sınıfın devrimci bir özne olamayacağını iddia edenler de görüyoruz. Sınıfın doğrudan öznesi olmayan kimi entelektüel ve devrimci çevrelerin sınıfa önderlik ettiği süreçlerde sınıf mücadeleleri ivme olarak yükselmiş ve kimi kazanımları olmuştur okumalarını görüyoruz. Bu bilincin ‘dışsallık’ vurgusu; sınıfı öncelikle yalnızca bir üretim ilişkilerinin sonucunda ortaya çıkan ekonomik sınıf olarak ele aldığını görmek gerekiyor. Aynı zamanda sınıfın pek de devrimci özne sayılamayacak kadar yeteneksiz olduğu da vurgulanıyor. Oysa sınıfın kendi içinden çıkan öncü örgütlenme, sınıfın yalnızca eğitilen değil tarihsel mücadeleler içindeki kimi deneyimleriyle eğiten, öğreten yanı sosyalistler açısından açıktır. Sınıfa taşınmak üzere tarif edilen ‘dışarıdan bilinç’ kimi küçük burjuva önderlik veya kadroları işaret etmez; sınıfa ekonomik alan dışındaki siyasal bilincin taşınması anlamıyla Komünist Parti’yi işaret eder. Marx’a göre insan, doğa ile, tarih ile, toplum ile kurduğu bağlarıyla bir faaliyet içindedir, yani dinamiktir. Değişme, değiştirme olanağı olan sınıf, tarih sahnesine devrimci bir özne olarak çıktığında siyasal bir sınıftır. İşçi sınıfına yalnızca ekonomik mücadelelerin içinde devineceği roller biçen tüm post yapısalcı yorumlar, sınıfın siyasal ve devrimci rolünü yadsırken, Marksizm’in tahribatına da yol açmaktan geri durmuyor.
Bugün geldiğimiz nokta, tüm bu yaklaşımların sonuçlarını ve tahribatlarını görmek için örnek olacak bir momenttir. Post-yapısalcı paradigma ve tartışmaların bugün yansıması Marksizm’in inkârına veya kendi deyimleriyle ‘Marksizm’in aşılmasına’ denk düşmektedir. Kadın, gençlik, sınıfla; kimi toplumsal dinamiklerle sosyalistlerin kurduğu bağa dair ‘yeni’ söylenen pek çok şeyin, dünyada ve ülkemizde sosyalist mücadelenin geri çekildiği, ivme kaybettiği bu kesitte nasıl bir liberal salgını ve sosyalist- komünist partilerde nasıl bir likidasyonu ördüğünü görmek gerekiyor…”
BKP Merkez Komite Üyesi Gülin Kara: İlkelerini mücadele içinde keskinleştiren, karşılık yaratan bir öncüyü tarih sahnesine hazırlamanın derdindeyiz.

“…Bizim hikayemizi bilen herkes bunu da bilir, “Nasıl bir parti?” sorusuna yaklaşık 1 buçuk yıl önce zaten bir yanıt vererek yola çıktık. Devrimci bir komünist parti dedik, sosyalizmin bağımsız siyasal hattını inşa edecek, sınıfa öncülük yapacak, kitleleri sosyalizmle
buluşturacak bir parti dedik.Bu soruyu yeniden gerekli ve meşru kılan, yoldaşlarımın da öncesinde açtığı hem dünya açısından hem de Türkiye solu ve özelinde bizim geleneğimiz açısından ortaya çıkan toplumsal ve siyasal durumdu. Biz bunu kısaca nesnellikle ifade edebiliriz.
Kendinize tarif isteyen bir soru sorduğunuzda, nasıl yanıt verdiğiniz bazen daha fazla önemlidir. Çünkü devreye irade girer. Yani ne böyle bir soru ne de cevabı kendiliğinden oluşmaz. Bizim verdiğimiz yanıtta siyasal mücadelenin içerisinden zorunlu olarak gelen, bu nesnelliğe müdahale etme iradesini somutlayan bir yanıttı. Böylece Birleşik Komünist Parti, bu zorunluluğu kavrayan bir irade toplamına doğmuş oldu.
Tam da bu noktada söylemek gerekir ki bugün devrimci bir komünist partinin zorunluluğunu tartışıyorsak, bu yalnızca bizim tercihimizle açıklanamaz. Bu zorunluluk, aynı zamanda Türkiye sosyalist hareketinin içinde bulunduğu ideolojik ve siyasal tabloyla doğrudan bağlantılıdır.
Yani mesele yalnızca bizim ne yapmak istediğimiz değil; bu ihtiyacın neden bu kadar yakıcı hale geldiği. Bu da bizi doğrudan Türkiye sosyalist hareketindeki ideolojik tıkanma ve siyasal savrulma meselesine getiriyor.
Türkiye sosyalist hareketinde bahsettiğimiz ideolojik tıkanma, bugüne kadar Türkiye’de önemli bir teorik üretim olmamasından ya da eksik olmasından kaynaklanmıyor. Tam aksine sosyalist hareketin müktesebatının, birikiminin bu topraklarda güçlü olduğuna inanıyoruz.
Ancak temel meselenin; bu teorinin ve güçlü birikimin, bugünün politik gerçekliğine müdahale edecek, sol Siyaseti yeniden kuracak, ayağa kaldıracak, güçlü bir toplumsal seçenek olarak sosyalizmi işaret edecek bir işlevle yeniden ortaya koyulamaması olduğunu düşünüyoruz.
Yani şurayı netleştirelim.
Türkiye sosyalist hareketinde yaşanan sorun, yeterince açıklama yapmamak ya da yeterince tepki vermemek değildir. Bugün bakarsanız söz de çoktur, açıklama da tepki de…
Ama başka bir ifadeyle söylersek asıl mesele;
Bahsettiğimiz teorik birikimin, bugünün siyasal gerçekliğine müdahale edecek biçimde kullanılamaması, ortaya konulamamasıdır. Bu nedenle ideolojik tıkanma ile siyasal savrulma birbirinden ayrı süreçler olarak ele alınmamalıdır. Ne demek istediğimi ilerleyen kısımlarda daha fazla netleştirmeye çalışacağım.
…AKP’nin ve düzenin dayattığı gündemler elbette gerçektir. Her gün sonuçlarıyla yüzleştiğimiz bu karanlığı yok saymak elbette ki mümkün değil. Dolayısıyla güncel siyasete sırtını dönmek ne kadar apolitizm olursa; yalnızca onu esas olarak bir siyasal pozisyonculuk faaliyetine girişmek de o kadar apolitizmle sonuçlanır. Başta birbirine zıt gibi görünen bu iki tutum; aslında tam da tarihsel ve esas olan kavganın unutulmasıyla başlıyor ve birbirine benziyor.
Bir emperyalist haydutluk ve karşı-devrim sürecinde olduğumuzu söyledik. Elbette güncelin belirleyici olduğunu reddedemeyiz. Tam da bu yüzden MESEM’lerdeki çocuk işçi cinayetleriyle; her köşe başında yaşanan kadın cinayetleriyle; çalınan üniversite sınav sorularıyla; bu ülkenin baş kentinde emeklileri pansiyon hayatına mahkum eden bu düzeninin bağını daha fazla açığa çıkartmalıyız. Bir tren kazası ya da otel yangınında piyasacılığı görebilmeliyiz; kadınları sabah akşam boyunduruk altına almaya çalışan nutukların arkasında yatan sömürü ilişkilerini ve gerici hezeyanların nasıl birbirinin kardeşi olduğunu görebilmeliyiz.
İşte o zaman bu düzenden kurtulmaktan başka bir seçenek kalmadığı tam anlamıyla açığa çıkıyor.
Peki, görünen bu acıların, bu bitmek bilmeyen güncel krizlerin toplamı bize neyi anlatıyor? Aslında diyor ki, siyaset, sadece bugün ne olduğuyla ilgilenmez, yarının kimin olacağıyla da ilgilenir.
Oysa tüm bu yaşadıklarımız; Neoliberal yağmanın, gericiliğin ve sömürünün tesadüf eseri bir araya gelmesi değildir. Bunlar, aslında sermaye düzeninin sürekliliği için örülmüş bir kuşatmadır. Dolayısıyla önemli olan güncele yanıt verebilirken; sömüren ile sömürülen
arasındaki tarihsel kavgayı unutmadan yönünü tayin edebilmek, büyüyüp güçlenebilmektir.
…Savrulmanın diğer sebepleri de aslında bu söylediklerimle doğrudan bağlantılı: o da güncel
tabloyu gerekçe göstererek devrim fikrinin ertelenmesi konusu.Türkiye solunu ne yazık ki yıllardır birilerini ya da bir şeyleri ‘bekler’ hale getiren iddia olarak, siyaset olarak pasifizme hapseden tutum da budur. İktidar perspektifinin kaybedilmesi ve devrimin uzak bir geleceğin hedefi olarak her düzeyde ertelenmesi, siz ne kadar radikal eylemler de yapsanız, ne kadar ateşli sözler de söyleseniz yakanızı bırakmıyor. Böyle kalıcı olamazsınız. Çünkü siz, bu düzende size çizilen en dar sınırı kabul ediyorsunuz.
Bu tablo aynı zamanda öncülük iddiasının da yanlış kurulmasına yol açmaktadır.
Bugün öncülük yerine farklı toplumsal duyarlılıklara, tepkilere seslenen bir tarz ikame edilmiş durumdadır.
Gericiliğe karşı biriken tepkiye mevzilenmek, cumhuriyetçi hassasiyetlere seslenmek, düzenin yarattığı çeşitli hoşnutsuzluklara yaslanmak…
Bunların her biri toplumsal düzeyde anlamlı karşılıklar bulabilir. Ancak sınıfsal bir hatta bağlanmadığında, örgütlenmediğinde ve süreklilik kazanmadığında, ortaya çıkan şey öncülük değil; devrimcilik hiç değildir. Ne yazık ki geriye kalan tek başına bir küçük burjuva siyaset tarzıdır. Dönüştürmez, değiştirmez. Ki bu da çoğu zaman Türkiye nesnelliği ile gerekçelendirilir.
Söylemek gerekir ki: Nesnelliğe teslim olmak ile siyasal gerçekçilik aynı şey değildir. Madem tablo bu kadar karanlık, o zaman devrimci siyaset açısından gerçek olan bu tabloya müdahale etmenin, onu dönüştürmenin yolunu örmektir. Aksi halde reformizme düşmek de kaçınılmazdır.
Herhalde niteliksiz tartışmaların çoğunda en çok duyduğumuz kavramlardan birisi herhalde “reformizm”. Ve ne yazık ki bu, ilk kez AKP’li yıllarda ortaya çıkmış bir tutum değil. Tarihsel olarak farklı dönemlerde, farklı gerekçelerle, farklı biçimlerde karşımıza çıktı.
Türkiye’de reformizm, tarihsel olarak burjuva demokrasisinin ve Türkiye kapitalizminin gelişmemişliğini, sermaye birikim süreçlerinin özgünlüğünü, sınıfın kendi başına yetmeyeceği gibi tezlerini erteleme ya da kaçış gerekçesi olarak ele aldı.
Son dönemlerdeyse sınıfın örgütsüzlüğü, sosyalist seçeneğin güçsüzlüğü, AKP’nin saldırılarının şiddeti ya da çeşitli kimlikçi idealler gibi birçok gerekçe ile mevcut güç dengelerinin kabulünü ve buna müdahale etme iddiasından vazgeçmeyi kimi yapılar açısından meşru kıldı. Dolayısıyla bu dengeyi veri alarak, deyim yerindeyse “en az sıyrıkla” konumlanmayı siyasal akıl sayan bir yaklaşım oldukça görünürlük kazandı.
Bu yaklaşım ne yazık ki AKP’nin çeşitli saldırıları karşısında daha da ileriye götürüldü. Yine deyim yerindeyse; komşuda pişer bize de düşer diyerek bu sefer reformist kulvar içerisinde kendine yer edinmeye çalışmak, burada kapsanamayanları kapsamaya çalışmak bir iddia haline geldi.
Siyaset hala düzenin sınırlarına sıkıştığından reformizm tartışmasının özellikle seçim dönemlerinde görünür hale gelmesi de şaşırtıcı değildir. Ancak mesele yalnızca seçimde kime oy verildiği değildir. Bu çıktılar asıl olarak daha önce adım adım terk edilen iddiaların bir ürünüdür.
Bu nedenle reformizm tartışmasını yalnızca seçim eksenine indirgemek meseleyi daraltır. Ekmeleddin İhsanoğlu vakası, Kılıçdaroğluculuk, İmamoğluculuk yapmak hatta gidip de ülkenin başkentinde bir faşiste oy vermek meselenin sadece son durağıdır. Bu duraklara varmadan çok önce; sınıftan kopuşun, ‘aman oylar bölünmesin’ diyerek devrimci iddiadan vazgeçişin taşları tek tek döşenmiştir.
Reformizm tam da budur: Kendi gücüne güvenmeyi bırakıp, bir başkasının gölgesinde durmak, kötünün iyisini seçmektir. Ama açıktır ki bir başkasının programıyla kendi siyasetinizi yapamaz, aklınızı ortaya koyamaz, geleceğinizi öremezsiniz.
Ülkemizde eksik olan, düzen muhalefetinin vaatleri, lütufları, sol bir yedeği değildir. Eksik olan; fabrikalardan kampüslere, mahallelerden sokaklara kadar işçi sınıfının kendi sözünü söyleyeceği, kendi kavgasını vereceği bağımsız bir politik merkezdir. İşte bu yüzden, sadece AKP’den kurtulmayı değil, AKP’yi var eden bu sömürü düzenini kökten değiştirmeyi hedefleyen bir iddiaya ve bu iddia ile uyumlu bir siyasal pratiğe ihtiyaç duyuyoruz.
Bu bağımsız hat tartışmasında da; ilkelerimiz; bizi biz yapan, dışımızdakilerden ayıran en önemli noktadır. Dolayısıyla ne birini bir diğerinin gölgesinde bırakabiliriz ne de toptan vazgeçebiliriz.Gericiliğe karşı laikliği; emperyalizme karşı tam bağımsızlığı; piyasacılığa ve sömürüye karşı kamuculuğu ve emeği savunmak, bizim açımızdan ülkemizin içinde bulunduğu karanlığın tek panzehiridir.
Toplumun bu ilkelere duyduğu özlemle kendiliğinden açığa çıkan öfkesini Gezi’de de 19 Mart eylemlerinde de gördük. Hepimiz meydanlarda buluştuk. Hepimiz birlikte bu karanlığa hayır dediğimizi gösterdik. Ve kuşkusuz AKP’nin attığı her adım karşısında biriken tepkiler, öfkeler büyüyecek. Yeniden bir yol bulduğunda açığa çıkacak.
Ama bu tepkiler; eğer net bir siyasal hatta örgütlenmezse, sönümlenme, umutsuzluk ve yenilgi oluşturma riskini de taşır.
Hafızalarda kalan en çok hatırlananlar, meydanlarda kalabalıklarla buluşulan büyük günlerdir. Sonunu göremediğiniz kalabalıklar içinde olmaktır. 15 16 Haziran İşçi Direnişi’nde, 68 Eylemlerinde Amerikan askerlerini denize dökerken, 1 Mayıslarda büyük grevlerde yan yana gelinen günler hatırlanır hep.
Ama bu büyük sıçrama dönemlerinin çoğunun öncesinde yaprağın bile kıpırdamadığı dönemler vardır. Çünkü böyle büyük sıçramalar büyük biriktirme dönemlerinin ardından açığa çıkar. Tam da böyle bir dönemden geçiyoruz.
Öncülük dediğimiz, sabır dediğimiz, iddia dediğimiz şeyler tam da böyle dönemlerde daha fazla anlam kazanıyor. Çünkü hepimizin dört gözle beklediği o gün geldiğinde sonucu belirleyecek olan bizim hazır olup olmadığımız. O merkezi inşa edip etmemiş olmamızdır.
Nesnel anlamda el verişli dönemler, kapitalizmin doğası gereği kriz dönemleri, düzen sürdüğü müddetçe daima karşımıza çıkacaktır.
Tam da bu yüzden hazırlanmak, toparlanmak, her anlamda güçlenmek ve biriktirmek zorundayız. Düzenin krizlerini derinleştirecek hatta düzen için kriz başlığı haline gelecek bir hattın yolunu açmalıyız.Bu anlamıyla öncülük iki noktada sınanır. Biri süreçle diğeri de anın kendisiyle. Dolayısıyla ilkelerini mücadele içinde keskinleştiren, karşılık yaratan bir öncüyü tarih sahnesine hazırlamanın derdindeyiz.
Bu anlamıyla Birleşik komünist parti iddiası, Türkiye’de devrimci siyaseti güncel savrulmalardan kurtarıp sosyalist iktidar hedefiyle yeniden merkezileştirmenin iddiasıdır. Türkiye’yi aydınlığa çıkarmanın iddiasıdır. İşçi sınıfını temsil etme iddiasıdır. Bağımsız sosyalist hattı kurma ve devrim iddiasıdır.”
BKP Merkez Komitesi Üyesi Ali Öztutan: Kurtuluş, işçi sınıfının, kadınların ve gençlerin kendi göbek bağını keseceği örgütlü mücadelededir.

“Değerli dostlar, değerli mücadele arkadaşlarım,
Bu etkinliği düzenlememizin üç temel tarihsel ve güncel gerekçesi bulunmaktadır. Bu gerekçeyi kamuoyunda da açıklamıştık tekrar vurgulamakta sakınca yok.
Dünyanın içinden geçtiği ve “emperyalist haydutluk” olarak tanımladığımız bu karanlık dönemi doğru analiz etmek gerekir.
Türkiye’de sosyalizm tartışmaları yapılıyor. Bu tartışmalarda sunulan tezler sosyalizmin temel ilkelerine ve öncülerine dönük eleştiriler. Bu eleştirilerde dile getirilen tezler yeni değil ama tekrar bu tezlerin gündeme getirilip ısıtılması yeni. İşçi sınıfı mücadelesini reddeden, iktidar perspektifi olmayan bir hareketin niteliği sosyalizm olamaz. Emperyalist ve kapitalist sistemin yaşadığı yapısal krizde işçi sınıfının iktidar arayışı, sosyalizm seçeneği tek gerçek çıkış ve kurtuluştur.
1920’de temelleri atılan, 1921’de ise önder kadroları katledilen Türkiye Komünist Partisi’nin mirasının önemi; Mustafa Suphi ve yoldaşlarının başlattığı kavgayı bugüne taşımak.
Konferansın temel gerekçesini vurgulandıktan sonra kendi konuşmamın bölümüne gireyim. Neden “emperyalizm” kavramında ısrar ediyoruz?
“Emperyalizm” kavramı, sol bir jargonun alışkanlığı veya ezberlenmiş bir tekrarı gibi karikatürize ediliyor. Özellikle 1991’de Sovyetler Birliği’nin çözülüşünün ardından, bu kavramın “arkaik” olduğu, modasının geçtiği ve sadece entelektüel bir tatmin aracı olarak kullanıldığı iddia edildi. Ancak biz, eşyayı adıyla çağırmak zorundayız.Emperyalizm; halkın genel algısındaki gibi sadece sömürü, işgal veya savaş demek değildir. Bunları muhakkak içerir fakat bunlar kapitalizmi öncesi toplumsal düzenlerde de vardı. Lenin’in de ortaya koyduğu üzere emperyalizm, finans ve sanayi sermayesinin bütünleştiği, kapitalizmin ulaştığı en yüksek aşamadır. Bugün yaşadığımız dünyayı, sadece iktidardaki kişilerin veya grubun tek başına ajandasıyla, “kötülük” veya “dış politika hataları” ile açıklayamayız. Teşhisi doğru koymazsak, reçeteyi de doğru yazamayız.
…90’lı yıllarda egemenler, “Soğuk Savaş bitti, ideolojiler çağı kapandı, tarihin sonu geldi” diyerek küresel bir barış ve refah köyü vaat etmişlerdi. Teknolojinin (Endüstri 4.0, Yapay Zeka) insanlığı sömürüden kurtaracağı söyleniyordu.
Ancak aradan geçen 35 yılın sonunda gördüğümüz tablo şudur: Vaat edilen barışın yerini, Ukrayna’dan Gazze’ye uzanan bir ateş çemberi almıştır. “Medeniyetler çatışması” veya “din savaşı” gibi kültürel kodlarla açıklanmaya çalışılan İsrail-Filistin meselesi, aslında emperyalizmin bölgedeki hegemonya mücadelesidir. Eğer mesele sadece din olsaydı, İsrail ile HTŞ’nin iş birliğini, Venezuela’da Maduro ile Trump’ın çatışmasını veya Taliban ile ABD’nin masaya oturmasını açıklayamazdık.
Bugün dünya, zenginliğin bir avuç azınlığın elinde toplandığı, çocuk işçi ölümlerinin arttığı, faşizmin Avrupa’nın göbeğinde yeniden yükseldiği bir barbarlık döneminden geçmektedir.21.yüzyılın ilk çeyreği, liberal tezlerin çöküşü ve emperyalist barbarlığın tescili ile kapanmaktadır.
…
Bölgemizdeki, özellikle Suriye’deki gelişmeler, emperyalizmin karakterini net bir şekilde göstermektedir. 2024 sonlarında cihatçı çetelerin (HTŞ vb.) iktidara taşınması, bölgedeki Alevi, Hıristiyan ve Kürt halkları için bir yıkım tehdidi oluşturmuştur. “Demokrasi götürme” vaadiyle başlayan süreç, İsrail’in ve ABD’nin bölgedeki tahkimatını güçlendirmesiyle sonuçlanmıştır.
Türkiye’de iktidar, bu tabloyu “beka sorunu” söylemiyle halkı konsolide etmek için kullanmaktadır. “İsrail sınırımızda güçleniyor, tehdit altındayız” söylemi koca bir yalandır. Çünkü Türkiye sermayesi, İsrail ve uluslararası sermaye ile yapısal bir çatışma içinde değildir; aksine ortaklık içindedir. Suriye’nin paylaşımından pay kapma derdindedir.Öte yandan muhalefetin veya Kürt siyasi hareketinin bir kısmının, çözümü ABD ile iş birliğinde veya emperyalist güçlerin “daha ehven-i şer” kanatlarında araması da tarihsel bir yanılgıdır. Tarih göstermiştir ki; emperyalizmle kurulan hiçbir ittifak, halklara, emekçilere ve kadınlara özgürlük getirmemiştir. Kötünün iyisi olmaz, daha kötüsü olur.
…
Emperyalizm soyut bir dış politikanın konusu değildir. Asgarî ücretin belirlenmesinden öğrenci burslarına kadar gündelik hayatımızın her ânı, uluslararası sermayenin müdahaleleriyle şekillenmektedir. Bu nedenle anti-emperyalist mücadele, Türkiye sosyalist hareketinin en başa yazmadı gereken maddedir.Birleşik Komünist Parti (BKP), yeni kurulmuş bir siyasi hareket olabilir; ancak iddiası köklü ve tarihseldir. Tarihimizden aldığımız güç ve kuvvetle bugün gerçek bir kurtuluş için; işçi sınıfının, kadınların ve gençlerin kendi göbek bağını keseceği örgütlü mücadeleyi yükselteceğiz…”
BKP Öğrenci Bürosu Üyesi Melis Özpiriççi: Bu düzeni biz değiştireceğiz!

“Yoldaşlar, dostlar,
Bizler bugünlere uzun ve zorlu bir tarihsel süreçten geçerek geldik.
Partimizin ve geleneğimizin bu topraklardaki varlığı, kuruluşundan itibaren egemen sınıfların baskı ve tasfiye politikalarıyla karşı karşıya kalmıştır. Bunun nedeni, işçi sınıfı siyasetine dayanan bu hattın mevcut düzenle yapısal bir çelişki içinde olmasıdır.
Mustafa Suphi ve yoldaşları, 1921 yılında bu topraklara, dışarıdan aktarılan soyut bir düşünceyi taşımak amacıyla değil; emperyalizme karşı yürütülen kurtuluş mücadelesini, işçi sınıfının siyasal iktidarı ve sosyalizm perspektifiyle bütünleştirmek amacıyla geldiler. Bu yönelim, dönemin egemen sınıfları ve onların işbirlikçileri açısından ciddi bir siyasal tehdit olarak görüldü.
Bu yüzden ki 28 Ocak’ı 29 Ocak’a bağlayan gece, Mustafa Suphi ve 14 yoldaşı Karadeniz açıklarında katledildi. Bu saldırıyla söz konusu siyasal hattın tasfiye edileceği düşünüldü. Ancak bu girişim, Türkiye sosyalist hareketinin sürekliliğini ortadan kaldıramadı. “Onbeşler”, baskı, yasak ve tasfiye koşullarına rağmen aktarılan, bugüne taşınan devrimci geleneğin tarihsel sembolü ve başlangıç noktalarından biri haline geldi.
Bu gelenek, 12 Eylül faşizminde Mustafa Hayrullahoğlu ile vücut buldu. İşkence tezgahlarında bedeni parça parça edilirken partisini koruyan, cellatlarına “ser verip sır vermeyen” o irade, sosyalist insanın nesnelliğe teslim olmayacağının kanıtıydı.
Bu gelenek, tütün işçisi Zehra Kosova’nın sınıf kiniyle, Şoför İdris’in pratik zekasıyla yoğruldu.
“Her dönem kendi insanını yaratır” derler. Doğrudur. Ama devrimciler, dönemin yarattığı değil, dönemi yaratan, dönüştüren insanlardır. İşte bu dönüştürücü gücün içerisinde gençliğin de önemli bir rolü bulunmaktadır.
Gençlik tarihi, sadece bir “itiraz” tarihi değil, bir mücadele tarihidir. Bunu somut örneklerle açıklamak gerekirse:
68 Kuşağı işe “öğrenci hakları” ile başladı ama orayla sınırlı kalmadı. Ne zaman ki Samsun’dan Ankara’ya “Özel Okullar Devletleştirilsin” yürüyüşünü başlattılar; işte o an mesele “harç/kredi” meselesi olmaktan çıktı, “Tam Bağımsız Türkiye” mücadelesine dönüştü.
Onlar üniversite kapılarına sıkışmayı reddettiler. Dolmabahçe’de Amerikan 6. Filosu’nu denize döktüklerinde, gençlik hareketi ile anti-emperyalizmi, üniversite ile memleketin kaderini birleştirdiler. Vedat Demircioğulları, Taylan Özgürler, Denizler, Harunlar bu siyasi sıçramanın bedelini canlarıyla ödediler ama bize emperyalizme karşı durmadan devrimci olunamayacağını öğrettiler.
Yakın tarihimizde, gericiliğin ve piyasacılığın en çirkin yüzünü gördük. Cemaat-AKP ortaklığının olduğu yıllarda, milyonlarca gencin geleceği sınav şifreleriyle, hırsızlıkla çalındı. Liseliler ve üniversiteliler o gün sokağa döküldüğünde, sadece “sınavım iptal olsun” demiyordu. “Geleceğimi çalan bu gerici kadrolaşmadan, bu hırsız düzenden hesap soracağım” diyordu. O eylemler, gençliğin kendisine dayatılanı adına kader denileni reddedişiydi.
Ve son olarak 19 Mart Direnişi…
Gençlik o gün yalnızca Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasına veya hukuksuzluğa karşı değil; çalınan geleceğine, el konulmak istenen iradesine karşı sokaktaydı. Bu düzenin ve onun
taşıyıcısı AKP iktidarının gençliğe reva gördüğü geleceksizliğe, baskıcı politikalara karşı Beyazıt’ta barikatları aştı, meydanları doldurdu. Gençlik bir kez daha AKP’nin karanlığına hayır dedi!
Bütün bunlar bize tek bir şeyi işaret ediyor: Gençlik, “okulunu bitirsin, kendini kurtarsın, sesini çıkarmadan yoluna devam etsin” denilecek bir kesim değildir. Çünkü Bu kirli tabloda sessiz kalmak, emeğimizin çalınmasına, bizlere dayatılan geleceksizliğe, yoksulluğa sessiz kalmaktır. Ve ülkemiz başına çöreklenen bu düzenden kurtulmadıkça kimsenin kendini kurtarması da mümkün değildir. Çünkü insan ancak bir toplumsal düzen içerisinde yaşar, onun içinde anlam kazanır.
Görmemiz gerekir ki Okumuş insan, bu topraklarda emekçi halka karşı sorumludur. Bugün emekçilerin, ilkokul sıralarından itibaren çocukların zihnine sokulmak istenen yalanlara karşı kendi bildiğini anlatmak, kendi dışındaki dinamiklerle beraber bildiklerini hayata geçirmek zorundadır.
Sadece sokağa çıkmak, sadece tepki göstermek yetmez. Düzeni sorgulamayan ve siyasetten kaçan her tür tepkisellik, eninde sonunda düzen tarafından yutulur. Çünkü bugün hayatın her alanında karşımıza çıkan karanlık tam da bu düzenin örgütlü siyasi tercihleriyle ilgilidir.
Bu yüzden çözüm nettir: partili, örgütlü mücadele.
Bizim görevimiz, o tarihsel “buzkıran” rolünü bugün BKP saflarında oynamaktır. Burjuvazi örgütlüdür. Hakimiyle, polisiyle, medyasıyla karşımızda bir blok halindedir. Dağınık, bireysel çıkışlarla bu bloğu dağıtamayız. Suphilerin mirasını, Hayrullahoğlu’nun disiplinini, gençliğin enerjisini BKP çatısı altında bir iktidar yürüyüşüne çevirmeliyiz.
Sözlerimi bitirirken, o tarihsel çağrıyı yineliyorum:
Yeni bir ülke, yeni bir üniversite ve sosyalist bir gelecek için;
Sadece itiraz etmeye değil, değiştirmeye, Sadece seyretmeye değil, müdahale etmeye,
Örgütlenmeye, Parti saflarında mücadeleyi yükseltmeye çağırıyoruz! Bu düzeni biz değiştireceğiz.
Yaşasın Devrim ve Sosyalizm!
Yaşasın Partimiz Birleşik Komünist Parti!”
